Türkiye işçi sınıfının kendiliğinden başkaldırı geleneği yoktur. Bu geleneksizlik işçi sınıfına kendine öncel tarihsel aşamalardan miras kalmıştır. Yedi yüzyıllık Osmanlı devletleşmesinde, proletaryaya öncel olan başta köylülük olmak üzere halk kesimlerinin, devletle olan ilişkileri biat ilişkisidir, taabiyet ilişkisidir. Kadim göçebe devletleşmesinin bir sonucu olarak, devlet-halk çelişkisinde halkın genel eğilimi isyan eğilimini çok öteleyen tevekkül eğilimidir. Göçebe ilişkilerine sahip yapısıyla yerleşik toprak ekonomisinin yönetmeye geçen Osmanlı’da bu iki farklı ilişkisi düzeyinin yansıyışı olarak toprak üreticileri reaya (güdülen) oldular. Osmanlı toprak ekonomisi özel mülkiyetsiz beyt-ül mal-i müslimin olan toprakları işleyen üreticiler ve sahib-ül arz, yerlerin koruyucusu, devlet birlikteliğinde şekillendi. Toprak üreticisinin bilincinde memleket, toplum ve devlet aynı şeyin farklı ifadeleriymiş gibi yansıdı. Bu yüzden memleketten ayrı bir devlet anlayışı gelişmedi. Yerine, devlet giderse memleket yani üretim temeli göçer zihniyeti kökleşti. Bugünün ülke proletaryasının tarihsel bilinçaltı budur.

Bu yüzden Osmanlı döneminin büyük köylü ayaklanmaları olan Celali isyanlarını bile, salt köylülüğün kendiliğinde ayaklanmaları olmadı. Celali isyanlarını oldukça ayrıntılı ayrıntılı inceleyen Akdağ’ın çalışmasından kolayca izlenebileceği gibi, ya ordudan çözülen sipahiler ya medreselerden çözülen suhteler (medrese öğrencileri) bu ayaklanmaların ideolojik ve örgütsel hazırlayıcıları oldular.

İşte Türkiye işçi sınıfı kendisine sunulan kolektif üretimin nesnel koşulları gereği kendi sınıf çıkarlarını geliştirecek ya da savunacak kolektif aksiyonunu açığa çıkarmada toplumsal durağanlığın günümüzde taşıdığı bu tarihsel ilişkinin içinde bağlı kalır. Türkiye gibi sömürge faşizminin en kurumsallaştığı geri kapitalist bir ülkede her işçi eyleminin mutlaka devletle yüz yüze gelmek zorunda olduğunu bilen işçi, devletle arasındaki tarihsel ilişkinin bağlayıcılığını yaşar. Yani modern kolektif aksiyon gücü sınıfın kendiliğinden iradesinin bir sonucu olarak tarihsel geleneklerin ağlarını parçalayarak açığa çıkamaz.

Buradan ikinci saptamamıza geçebiliriz: Proletaryanın üzerine atılı geleneksel ağları parçalayanlar gene geleneksel güçler olur. Nasıl Celali ayaklanmaları sipahi ve medrese öğrencilerinin eylemcil katkılarıyla oluşmuşsa Türkiye proletaryasının bilinen en büyük direnişleri bu kurgunun güncel yansımaları olarak gerçekleşmişlerdir.

15-16 Haziran 1970 işçi direnişi bütün bu toplumsal bilinçaltlarının ve bunların parçalanış mekanizmalarının açığa çıktığı bir laboratuvar işlevindedir. Sınıfın emek sermaye çelişkisini açığa vuruşu kendi iç yapısı eseri olmamış, geçim avadanlıkları ellerinden alınmak istenen sendikal aristokrasinin bir kısmının basit bir protesto amacıyla işçiyi meydana çağırmasıyla bu çelişki kendini eylemcil olarak dışa vurmuştur. Sendika yöneticileri bir kaç binlik bir protesto beklerken yüz binler sokağa dökülüvermiştir. Sendikaların ülkemizdeki yapısı Kıvılcımlı tarafından ‘sendika devletçiliği’ olarak tanımlanmaktadır. Proletarya, bu tanımlamadaki geleneksel ilişki itibariyle, işçi simsarlığı ne denli deşifre olursa olsun sendikaların ve sendikacıların  çağrısını hiçbir zaman karşılıksız bırakmamıştır.

15 Haziran günü, direniş tasarladıklarının ötesine geçince sendikacılar sendika şubelerinin kapılarına kilit vurup ortalıktan çekilerek proletaryayı önderliksiz bırakmıştır. Bu durumda da proletarya kendi içinden çıkardığı öncüleriyle eylemini geliştirememiştir. 16 Haziran sabahı başsız ve önderliksiz kalan proletarya fabrika önlerinde ve avlularında ne yapacağını bilemez bir şekilde bekleşirken bu kez meydana Dev-Genç inmiştir. 15 Haziranda hazırlıksız yakalanan devletin, 16 Haziranda aldığı bütün önlemlere karşın devrimci gençliğin militanlığı askeri barikatlara yürüyenler olarak sınıfın selinin bütün İstanbul’u ele geçireceği yatakları açmıştır. Sınıf, suhtesini yanında gören reayanın calalileşmesi gibi, modern üretimin ona verdiği kolektif aksiyon gücünü gençlikle yan yanalığında zor ve şiddet anlamıyla açığa çıkarmıştır. Küçük burjuva aydınının görmek istediği ‘sınıf kapasitesi’ Türkiyeli koşullarda işte böyle oluşmaktadır. Türkiyeli proletaryanın praxisi, proletaryayı neredeyse salt demografik bir değer halinde atıl tutarken, gerekli yan verilerin sunulduğu koşullarda proletarya hızla sistemi tehdit eden bir pratik göstermekte, marxist kuramın soyut belirlemesini doğrulayan bir siyasal değer haline dönüşmektedir.

Türkiye’nin tarihsel ve sosyal gelişmesinin bu özgün sonucu keza Kıvılcımlı tarafından devrimin öz güç tasnifinde kendini göstermektedir. Modern toplumun kurucusu ve dönüştürücü gücü olarak proletaryanın bu işlevini yerine getirebilmesi toplumsal bilinçaltındaki eşiğin aşılmasına bağlı olduğu için ek sosyo-politik kategoriler devreye sokularak Kıvılcımlı’nın öz güç tasnifi proletarya+proletarya aydınları şeklinde sistematize edilmiştir.

Türkiye proletaryasının bu özgün davranış özelliğini kavrayamayış öncelikle Türkiye devrimci hareketinde ideolojik, stratejik ve pratik bozukluklara yol açmıştır. Proleter praxisin kendiliğinden bir birikimle devrim eylemine tekabül edeceğini düşünen bayağı marksizm soyundan her tür sağ oportünist ve revizyonist çizgi devrimci mücadele düzeyini proletarya ne kadar yaparsa o kadar’a indirgedikleri için mücadelesiz bir siyasal hat oluşturmuşlardır. Marksist kuram gereği sınıfı esas alıyor görünen bu yaklaşımlar ideolojik ve pratik tutumlarıyla sistem içi unsurlar olmaktan öteye gidememişlerdir.

Proletaryanın kendi devrimci, aksiyoner siyasal değerini toplumsal yasamda hissettiren bir düzey tutturamaması, devrimci mücadeleye proletarya dışından katılan kesimlerde proletaryayı mücadelenin ekseninden uzak tutan stratejilerin genel kabul görmesine yol açmıştır. Bu kesimler ya doğrudan köylülüğü temel güç sayan stratejilerle ya da en olumlusu proletaryaya sadece ideolojik öncülük tanıyan, pratik değerini asla kale almayan stratejilerle kendi siyasal çizgilerini ifade etmişlerdir. Bu kesimlerin strateji planları ya da ideolojik tutumları her ne kadar özgün olmayan, ithal kalıplar gösterse de, bu tür stratejilerin seçilmesini determine eden şey proletaryasından proletarya dışı devrimci kesimlerine kadar herkesi şekillendiren toplum yapısallığı olmuştur. Bu kesimlerin proletarya dışı sosyalizmleri bir taraftan sınıfın verili konumundan kaynaklanan nesnel bir tutum, yani kendi sosyal varlıklarına tabi bir başka praxis düzeyi iken, diğer taraftan proletaryanın “asgari mücadele” tarzını ideolojileştiren yapıların sistem içi kimliklerine karşı tepkiden beslenen bir öznelliğin de ifadesi olarak şekillenmiştir.

12 Mart yenilgisi, 70‘lerle gelen güçlü devrimci dalganın doğal bir gereği olarak bu konuların bilince çıkmasında yeterli etkiyi sağlayamadı. Ardından aynı kurgularla yenilgi 80‘de tekrarlanınca, devrimci ortamımızda nihayet proletaryasız proleter devrimcilik yapma cambazlığının tehlikesi fark edildi. Devrimci hareketlerin tümü birden işçi sınıfı demeye ve sınıf devrimciliğinin raconu budur diye partileşmeye başladılar. Osmanlı kebabını batılı çatal bıçakla yemek bizi ne kadar modern yapıyorsa 70‘lerden beri süregelen devrimci tarzların sınıf ve parti tekniğine geçişleri de onları o kadar modern kıldı. Yani devrimci hareketin yapısal zaafları açısından ha ali dayı, ha dayı ali hali söz konusudur.

Devrimci hareketin sınıf hareketini kavrayışı neredeyse proleterleşme sürecinin demografik bir kabullenişi düzeyindedir. Bu kabulleniş, 80‘le birlikte finans kapitalizmin ağırlığının artık tartışılamaz boyutlara gelmesinin bir sonucudur. Devrimci hareketin tarih bilinci ve yöntemiyle değil gözüyle düşündüğünün bir kanıtıdır. Ve dolayısıyla ne proleter pratiğin açığa çıkmasına ne de sınıf devrimciliğine ulaşmaya yeterli olamaz. Bu konuda en trajikomik örnek 89 bahar eylemlilikleri ve devrimci hareketimizin bu eylemler karşısındaki tavrıdır. Bu eylemlerin oluşma koşullarını, proletaryanın yönlendirilişini doğru çözümleyemeyen devrimci hareket, 89‘u takip eden yıllarda fukara köylünün kuraklıkta yağmur duasına çıkması gibi her bahar eylem duasına çıkar olmuştu. Kimisi hızını alamayıp genel grev bile önermişti.. Bir kaç hayal kırıklığı yılından sonra simdi artık kimse ağzına ne 89‘u ne de baharı alır oldu.

Ülke proletaryasına bakış, onun pratiğini çözümleyişte gerçek durum ve devrimci hareketin algılayışı arasındaki açı işte bu kadar büyüktür. Bu nedenle önemli olan proletaryanın sosyolojik varlığının kabulü değildir, onun tarihsel şekilleniş içinde oluşan sosyal varlığını ve buna bağlı siyasal değerinin bilince çıkarılmasıdır.

Yürüyüş dergisi 2002

Haziran 13, 2002

Leave a comment