Sanat

Politik duruşun tercihlerden doğuyor olmasını söylemek farklı şeydir, politikada tercihlerin zorunluluktan doğuyor olmasını söylemek farklı şey. Bu iki açılım arasında oluşan farklılık, politik duruşun tercihten çok zorunluluktan yani ‘kendi kendine olandan’ kaynaklanmasının öncül değil de soncul kabul edilmesinden ileri gelir.

Devrimci bireyin, sınıfsal çıkarları gözeterek kendisine, kendi gibilerine ve hepsinin birbirlerine özdenetim ile uyguladığı tutumları –ki bu saflı safsız herkesi kapsayan politik duruş olarak algılanmalı ve öyle anlaşılmalıdır- ille de bir sınır ile belli etmek gerekirse bir çembere benzer. Bireyin özgürlüğü; kendine yabancılaşmasının koşulları yani, söylenenlerin aksine çemberin dışında değildir asla. Çemberin dışı özgürlük açılımını bu duruma karşı çıkanlara hiçbir zaman sunmaz. Çemberin dışındaki yaşam bireysel özgürlüğün değil, bireyciliğin tüm, ama özgürlüğün iğdiş edilmiş bütün nimetlerini sunar bize. Şöyle ki; çemberin içi ve dışı ve birbirine kan akıtan dar ya da geniş kanalları zorunluluktan kaynaklanan politik duruşların bir başka adıdır. Geçişler tercihlerden çok sınıfsal ve toplumsal yapıdaki değişimlerle ya da sınıfın kendisinin üretim sürecinde doğru işi yapıp, sürecin bütününde yanlış düşünmesiyle gerçekleşir. Sonuçta hangi tarafa geçilmiş olursa olunsun mutlaka bir tarafın etken ya da edilgen birimi olan bireyi bundan sonra gereklerin ideal uygulayıcısı ve uzlaşmaz karşıtlıkların bütününde tarafın edilgen bile olsa en etkin savunucusu olur. İşte asıl bu duruştan sonra tercihler bütünü başlar, duruş ile çakışsa bile birbirini sosyal, kültürel ve ideolojik alanda besleyen tüm işlerliğiyle.

Kendi varlığını işçi sınıfının kol ve beyin gücü üzerinde konuşlandıran burjuvazi, bu varlığını hem sağlamlaştırmak hem de olabildiğince uzun süreli korumak için, zorbalığa olduğu kadar zorbalığın gerek görsel ve işitsel, gerekse bireyin gelişkin, gelişkin olmaya eğilimli ya da hiç de gelişkin olmayan, değerler bütünü diye adlandırabileceğimiz duyarlarına da uygular ve bu uygulayış üretim aracı kullanıcısı ama üretim sürecinde hem kendine hem yaptığı işe yabancılaşan sınıfın, politik duruşu ile politik tercihleri arasında tüm duyarları tıkayan bir muğlaklık oluşturur. Bu muğlaklık, sadece ekonomik kadercilik ya da siyasal iktidarın buna bağlı farklı sunularıyla olmadığı gibi burjuvazinin sanatsal, ideolojik saldırılarıyla da sağlamlaştırarak sağlanır. Devrimci öznenin varolan yokluğu ve işçi sınıfının gelenekçileştirilmesine susuş, şüphesiz burjuvazinin işini en fazla kolaylaştıran etmenlerdir. Gelenekçileştirmede susuş ve devrimci özne yokluğu, burjuvazinin gerek geleneği Kawalardan, Pirsultanlar ve Nesimilere gerek Komün, Ekim, Latin Amerika ve diğer dünya devrimleri deneyimlerine gerekse de Suphiler ve 68’lerden bu yana gelişen, kökleşerek gelen devrimci değerler kümesinin her fırsatta (bunu yapmak için çoğu zaman fırsat kollamaz bile) yozlaştırılmasına istemeden yardımcı olmak anlamına gelmektedir. Değerlerine sahip çıkmayanlar değersizleşirler. Devrimci tüm değerlere sahip çıkmanın tek yolunun emperyalizmin çok yönlü saldırılarına verilmesi gereken yanıtların da çok yönlü olması gerektiğini kavramışlar, yaşanan bu gericilik döneminden sağlam adımlarla ileri çıkabileceklerdir ancak. Bu olmazsa ‘en önce göğüsleyenler ipi’ ‘romantik ve suçsuz üniversiteliler’, Nazım Piraye için ‘deli divane bir aşık’, Pirsultan gibileriyse birer ‘gezgin’ olarak lanse edilip, onları kendi eden ideolojileri, kavgaları bütünü ile yadsınacaktır, yadsınmaktadır da. (burada yadsınan ideolojiden kasıt başkaldırının meşruluk zeminidir) Değersizleştirilen değerlerine değerini vermek için devrimci özne, burjuvazinin siyasal iktidarına karşı verdiği mücadelenin yanı sıra oportünistlerin, reformistlerin ve liberal solun kendi kendilerini kendi kendine gelin güvey hesabı, Marksistleştirmelerine, Leninistleştirmelerine izin veremez. Söz hakkı olmayanı konuşturmak devrimci harekette hem yozlaşmayı, hem sığlaşmayı hem de hasmına benzemeyi beraberinde getirir. Kendisi olamayan bu yönü ile bir başkası olur. İşte devrimci sanatın, devrimci durum ve devrimci özne ile arasında olan ilişki, gücünü buradan alır. Kendi kendi olmasından yani.

Toplumu, tüketim paradigmasının nemelazımcı bireyciliğine ya da sorumluluklarını bilince çıkarmış bireyler bütünü haline getirme hedefindeki tüm, ama farklı ideolojilerdeki yaratıcılar, konjonktüre damgasını vuran ideolojik ve siyasal yapının farklı kesimler üzerinde kurmuş olduğu baskıda, pasifizme doğrultulmuş yönlendirişin ya da buna karşı başkaldırı ve toplumsal yaşamda bireyi edilgenliştirilmişlikten çıkarıp özneleştirmenin en etkin elemanları, farklı kesimlerin farklı kaygı, üzünç, korku ve beklentilerini, yaratanın farklı türleriyle ifade eden, devrim – karşı devrim üst yapısının yeniden üretimini sağlayan, tellalları olarak algılanmalıdır. Peki ne demeye geliyor bu; sanatın kendi başına hiçbir işlevi olmadığına, sanatın kendisine işlevini, her türlü duruş ihtiyacında birleştirici, topyekün siyasallaşmada yaratıcı, ezenin ya da ezilenin çıkarlarına sahip çıkmakla yetinmeyip, bu çıkarların tüm araçlara ve bütün alanlarda kollayıcısı, yayıcısı ve kavgacısı olan sanatçının kendisinin verdiğine. Sanatçının politik duruşundan soyutlanmış bir sanat tartışması artık skolastik, öznelci ve somuttan doğmuş soyut genişliğin engin derinliğinde dogmatikleşmiş, idealist bir tartışmadır. Yıllardır kafa ağrıtan sanat için sanat ve toplum için sanat tartışması, sanki sanat için sanat toplum için yapılan sanatın bir başka ifadesi değilmiş gibi, sanki ezen ve egemen olan ideoloji kendi perspektifinden toplum için bir sanat yapamazmış gibi, tüm akıl aydınlatıcı kanalları tıkayan bir tartışmadır. Bu tartışmada olanın kendisi kendini yokluk üzerinde var etmiş, çelişkisizlikler ilginç bir paradoksla noktalanmıştır denilebilir. Sanatsal, kültürel ve bilimsel netliğin diyalektiksizliği (siz netsizliğin kendisi olarak algılayın) somut durumların somut tahlilinde antitez için yanlış bir çıkış olmuş, bu çıkış üzerinden yürütülen her türlü tartışma da yanlışlığın teorisini oluşturmuştur. Türk edebiyatında bir Servet-i Fünun ya da bir ll. Yeni’lerin çıkış kaynağını şaşırdık mı devrimci anlamda politik körlükle karşı karşıya kaldık demektir. Çünkü, yaratıcı ürününde sade kendisinin değil, doğrudan sonuçlarıyla olmasa bile toplumun psikolojisini taşır; toplumsal siyasal iktidarın verdiğini ll.Abdülhamid baskısının yoğun yaşandığı bir dönemde varlığını oluşturan Servet-i Fünun Edebiyatı, sosyal ve siyasal alanda imparatorluğu kurtarma adına gerçekleştirilen çok yönlü tepkilerin bütün etkilerini üzerinde hissetmiştir. Bu baskının zorunlu sonucu olarak, şair ve yazarlar iç dünyalarına yönelmişler, karamsarlığı ve sosyal konuların reddini yaratılarında enginleştirmişlerdir. Ancak onlar için önemli olan, özellikle şiirde, şiirin dilde ve üslupta kendine yönelmesi olmuştur.

Y.E.Emirmahmudoglu

Gunes Ulkesi, Sayi 2, Ankara, 1999

 193 Views

 0 Likes

 Eylül 17, 1999

Leave a comment