Üzerinde yaşadığımız toprakların inançlarını, geleneklerini ve bugününü etkileyen alışkanlıklarını tarihimizde bulmak ve bunların gerçek anlamlarına ulaşmak için, Anadolu tarihi ve kültüründe bu sayıdan başlayarak bir yolculuğa çıkacağız.

Yolculuğumuzun hedefi gerçeği öğrenmek, Anadolu tarihinin derinliklerinde kimliğimize yeniden kavuşmak. Belli ki uzun ve önemli bir yolculuğa çıktık. Bunun için de en baştan başladık: Anadolu’da yaşayan halkların geleneklerini, inançlarını etkileyen ve belki de belirleyen tanrılardan. Binlerce yıl öncesinden günümüze gelen dinlerden başladık.

Anadolu’da ilk durağımız, Tanrıların ve Tanrıçaların adlarının olmadığı dönemlerde, Anadolu insanı iri göğüslü, koca karınlı doğurganlığın simgesi olan kadın tanrıçalara tapınmıştır. Tapınılan öğe niçin büyük göğüs ve büyük karındır? Çünkü bu sürekli gebeliğin simgesidir. Gebelik bereket demektir. Bereket ise iki anlamlıdır: hem insanoğlunun yaşamasını sağlayan başlıca ihtiyacı olan yiyeceği için doğaya yönelik bir isteği, hem de insanlığın devamını sağlayan çoğalımın bir sembolüdür.

Anadolu’da Tanrı Ana’nın yüzlerce heykelciği bulunmuştur.  Tanrı ana daima çıplak olarak çeşitli şekillerde, yatmış, uzanmış, çömelmiş durumlarda görünür: kimi zaman doğum yaparken tasvir edilmiş, kimi zaman da –tüm tanrıların anası ve ecesi olduğu için- taht üzerinde gösterilmiştir.

Ana Tanrıça sadece heykellerde değil, resim ve kabartmalarda da görülür. Duvarlara yapılan resimlerde ana tanrıça, Boğa başı doğururken tasvir edilmiştir. Boğa, o dönemlerde erkeği simgelemektedir. Bu anlayıştan hareket ettiğimizde, kadının hem dinsel rolünü –erkeği doğuran kadının tasviri binlerce yıldır insanın gizemini çözmeye çalıştığı üreme, çoğalma olayının tanrısal bir durum olduğunu- hem de sosyolojik rolünü görmekteyiz.

Anadolu’da sosyal yaşamda kadının, baş öge olduğu ana erkil bir düzenin varlığını anlamaktayız. Kabilenin, evinin yiyeceğini, çoğu zaman kadın sağlamaktadır. Erkek avcılıkla uğraşmaktayken, kadın da toprağı ekmekte veya topraktan ürün toplamaktadır. Kadının önemi toprakla uğraşmasından artmaktadır, evinin yiyeceğini dört mevsim hazırda tutmaktadır. Hayvancılık ise mevsimine göre değişmekte veya av kötü geçtiği zamanlar elde yiyecek olmamaktadır. İşte bu nedenlerle kadın baçtacı edilmiş, tanrılaştırılmıştır.

Bu şekilde çığlak tasvir edilmiş kadın heykelciklerine, Yeni Taş Devri’nde (Neolitik Çağ özellikle M.Ö. 7000-6000) bir çok Akdeniz ve yakın doğu ülkelerinde rastlanması, Ana Tanrı’nın yeryüzünün bu bölgelerinde daha fazla egemen olduğunun bir kanıtıdır.

Daha önce de bahsettiğimiz gibi sıkça tasvir edilen doğum yapan tanrı heykelinin, en bilineni Tanrı Ana’nın iki yanında leopar başları bulunan bir taht üzerinde oturup, ellerini hayvanların başının üzerine koyduğu heykelidir. Bu tanrı daha sonraları Hitit Devri’nden Roma Çağı bitimine kadar rastlayacağımız Kybele adlı tanrının ilk şeklidir. Ana tanrıça Kybele’de ve diğer Anadolu’nun kadın inançlarında rastlayacağımız özelliklerin ilk nüvesini taşımaktadır. Örneğin Artemis, Demeter ve başka Yunan tanrıçalarında gördüğümüz hayvanlar ve bitkiler aleminin hakimi ‘Ana Tanrıça’ inancı, bütün tanrıların yaratıcısı özelliklerine sahip olan doğurganlığı ve bereketi simgelemesiyle Hristiyan dininin özündeki tanrıyı doğuran ana, Meryem inancına, benzemesi gibi. Efes’teki Artemis inancının kökeni kyble’ye (kübele) dayanır. Bu inanç Hristiyanlığın yayılmasıyla terkedilmemiş, Meryem Ana’ya yansıtılmıştır.

Bu dönemin insanı, yani neolitik çağda insan, yaratılış olgusunun kadın–erkek birleşmesi ve doğum olayıyla bağlantısını keşfetmişti: Tanrı, tanrıça ve çocuktan oluşan tanrısal aileyi örnek aldı. Tanrı-tanrıça ikilisinde ana öge olan Ana Tanrıça doğum, yaşam ve ölüm üzerinde egemendi .tüm yaratıkların koruyucusudur. Başka bir deyişle insanlığın yarattığı bu dönemde baş unsur kadındı. Uygarlık geliştikçe, mitolojik varlıklarda biçimsel değişme olur, ancak bu varlıklara yüklenilen anlamın değiştiği pek görülmez. Söylenceler değişir, inançlar değişir ancak Anadolu’nun kendi öz suyu değişmez. Kadının kültürde ve ailede başat öge olması Anadolu’da 9000 yıl boyunca yani bugünlere kadar devam ede gelmiştir.

Anadolu Halk Kültürü kooperatifi dergisi 1999 Ankara

Şubat 18, 1999

Leave a comment